İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi Nato Zirvesi sırasında gözaltına alınan, psikolojik baskı gören, muhbirliğe zorlanan bazı vatandaşların derneğe başvuruda bulunarak yardım istediklerini açıkladı. İHD Hatay Şubesi olarak düzenlenen basın toplantısında dernek Yürütme Kurulu Üyesi Nihat ERASLAN basın bildirisini okudu.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye'nin birçok kentinde zirveyi protesto etmek isteyen yurttaşlara yönelik gözaltı ve tutuklama işlemleri gerçekleştirilmiştir.
Hatay'da ise 04.07.2026 tarihinde toplam 10 kişi gözaltına alınmış, 4 gün gözaltında tutulmalarının ardından yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakılmıştır.
İnsan Hakları Derneği olarak Türkiye genelinde ve kentimizde gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama süreçlerini yakından takip ettik. Bu süreçte yurttaşların ifade özgürlüğü, barışçıl toplanma hakkı ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğini kamuoyuyla paylaştık; basın açıklamaları yaptık ve hukuki süreçleri izledik. Hukuka aykırı olduğunu değerlendirdiğimiz bu uygulamaların takipçisi olmaya devam edeceğimizi de kamuoyuna duyurmuştuk.
Derneğimize 17.07.2026 tarihinde yapılan başvurular ve başvurucularla gerçekleştirilen birebir görüşmeler sonucunda, gözaltı sürecinde ve sonrasında kişilere ve ailelerine yönelik başta baskı, tehdit, psikolojik yıldırma, özel hayatın gizliliğine müdahale ve muhbirliğe zorlama iddiaları olmak üzere çok sayıda hak ihlaline ilişkin ciddi beyanlar tarafımıza aktarılmıştır.
Başvurucu, 04.07.2026 tarihinde sabah saat 05.00 sıralarında gözaltına alındığını, aynı gün akşam saatlerinde ifade işlemleri gerekçesiyle Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne götürüldüğünü beyan etmiştir. Başvurucunun anlatımına göre burada biri kadın olmak üzere üç görevli tarafından yaklaşık bir buçuk saat boyunca sorgulanmıştır. Bu görüşmede kendisinin siyasi faaliyetlerinden çok özel yaşamına ilişkin bilgiler dile getirilmiş; annesi, babası, kız kardeşi ve erkek arkadaşı hakkında ayrıntılı ifadeler kullanılmış, aile yapısı ve özel yaşamı üzerinden konuşmalar yapılmıştır. Başvurucuya "Evlenecek misin?", "Düğününe geliriz." şeklinde ifadeler yöneltilmiş, bu suretle kendisi üzerinde psikolojik baskı oluşturulmuştur.
Başvurucu ayrıca birlikte gözaltına alınan arkadaşları ve siyasi çevresi hakkında "garibanlar", "çerçöp" gibi aşağılayıcı ifadeler kullanıldığını, arkadaşlarının mesleklerinin küçümsendiğini, üniversiteden yeni mezun ve işsiz olan kardeşi için ise "İş bulabiliriz." şeklinde söylemlerde bulunulduğunu beyan etmiştir.
Başvurucunun anlatımına göre gözaltının üçüncü gününde yeniden TEM Şube Müdürlüğü'ne götürülmüş, bu kez üç erkek görevli tarafından görüşmeye alınmıştır. Kendisini "Mustafa" olarak tanıtan görevli, "Ben devlet adına buradayım." diyerek konuşmaya başlamış; ardından başvurucuya, "Ben sana sağa geç demiyorum, solda kal ama benimle iletişimde ol. Diğer yoldaşların hakkında bana bilgi ver." ifadelerini kullanmıştır. Başvurucunun beyanına göre, bu talebin muhbirlik olarak değerlendirilmesi üzerine görevli, "Siz buna ajanlık diyorsunuz ama bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının yerine getirmesi gereken bir sorumluluktur." demiştir. Başvurucu, bu yöndeki tüm teklifleri kesin bir biçimde reddettiğini ifade etmiştir.
Başvurucu, gözaltı sürecinin sona ermesinden sonra da kendisiyle irtibat kurulmaya çalışıldığını beyan etmiştir. Buna göre 15.07.2026 tarihinde saat 13.14'te kendisini "Ali" olarak tanıtan bir kişi telefonla arayarak birlikte yemek yemek istediğini söylemiş, başvurucunun bu teklifi reddetmesine rağmen 17.07.2026 tarihinde bu kez annesini arayarak başvurucuyu sormuş ve kendisiyle yeniden iletişim kurmaya çalışmıştır.
Derneğimize başvuran annelerden birinin beyanına göre ise gözaltı işlemleri sırasında aile bireyleri de baskı ve tehdit niteliğindeki uygulamalara maruz bırakılmıştır. Anne, polislerin evde yaptıkları arama sırasında "Bizi daha çok göreceksiniz." ve "Kendinize dikkat edin." şeklinde ifadeler kullandıklarını; aile bireylerinin yere yatırıldığını, evde bulunan misafirlerin ve çocukların da olumsuz muameleye maruz kaldığını aktarmıştır. Ayrıca kadınlara ait kişisel eşyaların erkek polisler tarafından aranmasının mahremiyet hakkını ihlal ettiğini ifade etmiştir. Ayrıca gözaltı işlemlerinin ardından evlerinin tamamen dağıtılmış durumda olduğunu, bu durumu video kayıtlarıyla derneğimize sunmuştur. Anne, gözaltı ve arama işlemleri sırasında kolluk görevlilerinin de kamera kaydı aldıklarını, söz konusu görüntülerin resmi kayıtlarda mevcut olması gerektiğini ifade etmiştir.
Başvurucu anne, gözaltı sürecinde yaşanan uygulamaların hukuka aykırı olduğunu belirterek görevlilere, "Siz bize gözaltı sürecinde haksız ve hukuksuz uygulamalar yaptınız. Sizleri şikâyet edeceğim." dediğini; buna karşılık görevlilerin, "Nereye şikâyet ederseniz edin." şeklinde cevap verdiklerini ifade etmiştir.
Başvurucuların beyanları; gözaltı sürecinin yalnızca özgürlükten yoksun bırakılma ile sınırlı kalmadığını, aynı zamanda psikolojik baskı, özel hayatın gizliliğine müdahale, aile bireyleri üzerinden yıldırma, muhbirliğe zorlama girişimleri ve gözaltı sonrasında devam ettiği ileri sürülen iletişim kurma çabalarıyla sistematik bir baskı sürecine dönüştüğü yönünde ciddi iddialar içermektedir.
Bu iddialar; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın kişi dokunulmazlığı ve kötü muamele yasağını güvence altına alan 17. maddesi, özel hayatın gizliliğini koruyan 20. maddesi, düşünce ve kanaat özgürlüğünü düzenleyen 25. maddesi, ifade özgürlüğünü güvence altına alan 26. maddesi ve toplantı ile gösteri yürüyüşü hakkını düzenleyen 34. maddesi bakımından ciddi hak ihlali iddiaları doğurmaktadır. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. maddesi, özel hayatın korunmasına ilişkin 8. maddesi, ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi, örgütlenme özgürlüğünü güvence altına alan 11. maddesi ve etkili başvuru hakkını düzenleyen 13. maddesi kapsamında da etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir. Bu çerçevede, iddiaların yalnızca bireysel mağduriyet olarak değil, kamu otoritesinin sınırlarını aşan sistematik bir hak ihlali ihtimali olarak değerlendirilmesi zorunludur.
Özellikle gözaltındaki kişilerin siyasi ve sosyal çevrelerine ilişkin bilgi vermeye yönlendirilmesi, muhbirlik yapmalarının telkin edilmesi, özel yaşamlarına ilişkin bilgilerin baskı unsuru olarak kullanılması ve gözaltı sonrasında da iletişim kurulmaya devam edildiğine ilişkin iddialar, demokratik toplum düzeni ve hukuk devleti ilkeleri bakımından son derece kaygı vericidir. Bu tür uygulamalar yalnızca başvurucuları değil, toplumun tamamının temel hak ve özgürlüklerini kullanması üzerinde caydırıcı bir etki yaratma riski taşımaktadır. Ayrıca, benzer uygulamaların yaygınlaşması halinde, yurttaşların kamu otoritesine duyduğu güvenin ciddi biçimde zedeleneceği açıktır.
Başvurucuların beyanları; gözaltı sürecinin yalnızca kişi özgürlüğünün kısıtlanmasıyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda psikolojik baskı, özel hayatın gizliliğine müdahale, aile bireyleri üzerinden yıldırma, muhbirleştirme girişimleri ve gözaltı sonrasında da devam ettiği iddia edilen temas kurma çabalarıyla sistematik bir hak ihlali niteliği taşıdığı yönünde ciddi iddialar içermektedir.
Özellikle gözaltındaki kişilerin siyasi görüşleri ve sosyal çevreleri nedeniyle baskı altına alınmaları, özel yaşamlarına ilişkin bilgilerin psikolojik baskı aracı olarak kullanılması, "muhbirlik" yapmaya yönlendirilmeleri ve bu tekliflerin "devlet adına" yapıldığının ifade edilmesi; demokratik toplum düzeni, hukuk devleti ilkesi ve temel hakların korunması bakımından son derece kaygı vericidir. Gözaltı sonrasında da başvurucuyla ve ailesiyle iletişim kurulmaya devam edildiğine ilişkin iddiaların ise, kişi güvenliği ve özel hayatın korunması hakkı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.
Diğer yandan, başvurucu annenin görevlilere hukuka aykırı uygulamalar nedeniyle şikâyetçi olacağını ifade etmesi üzerine "Nereye şikâyet ederseniz edin." şeklinde karşılık verildiği yönündeki beyan, etkili başvuru hakkı ve cezasızlıkla mücadele ilkesi açısından ciddi endişe yaratmaktadır. Kamu görevlilerinin, hak ihlali iddiaları karşısında hesap verebilirlik ilkesine uygun davranmaları hukuk devletinin temel gereklerinden biridir.
Aktarılan iddialar; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 17, 20, 25, 26 ve 34. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3, 8, 10, 11 ve 13. maddeleri kapsamında güvence altına alınan hakların ihlal edildiğine ilişkin ciddi emareler içermektedir. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme uyarınca Türkiye'nin etkili soruşturma yürütme ve hak ihlallerini önleme yükümlülüğü bulunmaktadır.
İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi olarak; gözaltı sürecinde ve sonrasında yaşandığı iddia edilen tüm hak ihlallerinin bağımsız, tarafsız ve etkili bir soruşturmayla ortaya çıkarılmasını; sorumlular hakkında gerekli idari ve adli işlemlerin gecikmeksizin başlatılmasını; başvurucular ve aile bireyleri üzerinde devam ettiği belirtilen baskı ve temas girişimlerinin derhal sonlandırılmasını talep ediyoruz.
Bir kez daha hatırlatıyoruz ki; ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkını kullanan kişilerin kriminalize edilmesi, gözaltı süreçlerinin psikolojik baskı ve muhbirleştirme politikalarının aracı hâline getirilmesi demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi olarak, başvurucuların yanında olacağımızı, sürecin hukuki ve idari takipçisi olmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
İnsan Hakları Derneği Hatay Şubesi adına
Yürütme Kurulu Üyesi
Nihat ERASLAN
İHD HATAY ŞUBESİ’NE HAK İHLALİ BAŞVURUSU YAPILDI
Ankara’da Yapılan “NATO ZİRVESİ” Sırasında Hatay’da Gözaltına Alınan Şahıslardan İHD’ye Şikayet
ABBAS GÜLDİKER





















