Ülkemiz nereye gidiyor! Hukuksuzluklar dur durak bilmiyor. Gücü, yetkiyi eline geçiren tozu dumana katarak önüne geleni ezip geçiyor. İktidar anayasa dahil, hiç bir kural ve kanun dinlemiyor. Atanmışlar seçilmişler üzerinde kılıç sallayıp duruyor. Seçilmiş olarak sadece cumhurbaşkanı söz ve karar sahibi. TBMM’si üyeleri normal sıradan bir vatandaş gibi. Sadece maaş alıyor, protokolde temsil görevi görüyor. Belediye Başkanları, Belediye Meclis Üyeleri, Siyasi Parti Yöneticileri, STK yöneticileri, Meslek Örgütü Yöneticileri sabah başlarına ne geleceğini düşünmekten iş üretemez duruma dümüş durumda. Sanki Belediye Başkanları halk tarafından seçilmemiş. % 60-70 oylarla seçilmiş başkanlar atanmış bir kişi tarafından kulağından tutulup atılabiliyor. Toplumda öyle bir korku var ki; ne siyasetçi, ne kanaat önderleri ne de iş adamları rahat uyuyamıyor. Acaba yarın göz altına alınacakmıyım kaygısı taşıyor. Acaba yarın malıma mülküme el konulur mu? kaygısı yaşayan vatandaş müthiş bir sitres ve baskı altında yaşamaya çalışıyor. Sadece Belediye Başkanları mı binlerce üyesi bulunan İstanbul Barosu Yönetim Kuruluna el çektirildi. Ana muhalefet Partisine Kayyım atanacağı bildiriliyor. Parti MYKS’sı apar topar olağanüstü kurultay topluyor. “Turpun büyüğü” içeride. Koca İstanbul Belediyesi allak bullak. Vatandaş hizmet beklerken şehrin başına gelenler içler acısı.
10 yılda bir faşist (askeri) darbelerle yönetilen Türkiye eski günlerini arar duruma geldi. Askeri darbelerde cuntalar vurur geçerdi. Ele geçirilenler işkence görür, cezaevlerine atılır, alalacele yargılanarak cezalara çarptırılır cezaevlerine konurdu. Örneğin kendimizden örnek verelim. 12 Eylül faşist darbesinde gözaltına alındık. 10 ay gibi bir süreçte işkence gördük, yargılandık, cezalar aldık. Verilen cezanın gerekçesi “vicdani kanaat”. Aslında deyim yerindeyse “vicdansız kanaat”.
Şimdi içeri alınanların iddianameleri yıllarca yazılmıyor bile. Sözde demokrasi var, adalet var, adil yargılama var. Tutuklanan bir çok kişi yargılanmadan, yıllarca cezaevinde yatıp yaşamını kaybediyor. Seçilmiş Belediye Başkanları mazbatalarını aldığı gün itibarı ile görevden alınıp cezaevine gönderileceği günü, çantasını hazırlayarak bekliyor.
Bu sitresle hangi seçilmiş vatandaşına hizmeti düşünebilir?
Adalet Bakanımız çıkıyor televizyonlara yargı bağımsız diyor. Kanunlara saygılı olalım diyor. Vatandaş zaten kanunlara saygılı. Ancak vatandaş; anayasaya uyulsun, kanunlara uyulsun, insanların hakkına-hukukuna saygı duyulsun derken, iktidar demoklesin kılıcını sallamaya devam ediyor. Gelinen noktada demokrasi, insan hakları, özgürlükler, sosyal yaşam ve ekonomi alanlarında Afrika ülkelerinin de gerisine düşmüş bulunuyoruz. Son günlerde yaratılan gündemlerle bir taraftan barış deniliyor, diğer yandan kıyımlar, tutuklamalar, mala el koymalar almış başını gidiyor.
Toplumsal muhalefetin, mevcut gidişattan memnun olmayan kişi ve kuruluşların demokrasi ve insan haklarının asgari koşullarında bir araya gelerek kötü gidişe dur demesi gerekiyor. “ya hep beraber-ya da hiç bir birimiz” sloganı günümüzün en yakıcı sloganı olsa gerek. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın zihniyeti başta ülkemiz olmak üzere hepimizi uçuruma götürüyor. İktidar cumhuriyetten, laiklikten, çağdaş yaşamdan “öc alma” ya adeta yemin etmiş. Eski, saha dışına atılmış bazı AKP milletvekilleri dahi uygulamaları eleştirir duruma gelmişken; muhalefetin havanda su döğmesi kabul edilemez. Bu toplum bunu hak etmiyor. Ana muhalefet ve diğer muhalif partiler, meslek örgütleri, STK’lar, sendikalar, kanaat önderlerleri, barışseverler, akademisyenler demokrasi konusunda konsensüs sağlayarak halka önderlik etmelidir. Muhalefet partilerinin sadece Tv’lerde olayları kınamaları yetmez.
Sıra muhalif olan herkeste. Öellikle HDK ve DEM. Dün kınadığınız, eleştirdiğiniz, liderlere sayın deyip uzun ömürler diledikleriniz, ellerini sıkıp medet umduklarınız ilk fırsatta darbenin en büyüğünü size indirecekler lütfen unutmayınız. “Barış” herkese lazım. Barış deyip faşizan uygulamalara sessiz kalmak, yada bizim önceliğimiz “barış” diyerek Türkiye’deki anti demokratik uygulamalara, hukuksuzluklara cılız ses çıkarmak, aman “barış” görüşmeleri bozulmasın diyerek ceberrut yönetime göz kırpmak kimseye yarar sağlamaz.
UMUT GENÇLERDE, UMUT ÜNÜVERSİTELERDE
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere gözaltına alınan Belediye Başkanları için yapılan protestolar üniversitelere sıçramış görülüyor. Yarınlarımız gençler anti demokratik keyfi uygulamalara karşı ayağa kalmışsa ümit var demektir. Ne de olsa gelecek onların. Gençler bilinçli, örgütlü olarak provakasyonlara gelmeden hak, hukuk, adalet mücadelesinde yer alırlarsa faşizan uygulamalar geriletilebilir diye düşünüyorum. Zira bizim gibi fosiller hiç bir şey yapamaz.
Sahi sendikalar, işçiler nerede. 12 eylül’den sonra sınıf sendikacılığı tamamen yerini ücret sendikacılığına bıraktı. 15-16 Haziranları, genel grevleri, 1 mayısları yaşayan Türkiye İşçi Sınıfı tarihe karıştı. Onları sadece (DİSK başta olmak üzere) ücretler ilgilendiriyor. Oysa devrimci gençler, öğrenciler işç, grevlerini desteklemek için öğrenim hayatlarını bugüne kadar hiçe saydılar. Halende sayıyorlar. Yoksul aile çocukları demokrasi için okullarından oluyor.
Yazık.
Gençlerimize sahip çıkalım. Ülkemize sahip çıkalım. Haklarımıza sahip çıkalı. “kurtuluş yok tek başına, ye hep beraber-ya da hiç birimiz”.
