Müteselsil sorumluluk sırasıyla şefte, sonra yandaşlarında ve “havarileri”nde, en sonra da halktadır.
Karizmatik lider, kendinde olağanüstü yetenekler ve dolayısıyla haklar ve yetkiler vehmeden, üstelik takipçi kitlesi tarafından da bu niteliklere sahip olduğuna inanılan, kendinden başka hiçbir dışsal otoriteyi, hukuku ve denetimi tanımayan otoriter, daha doğrusu otokratik liderdir. “Yukarılardan gelen” bir misyon “çağrı”sına uyarak ona sadakat ve coşkuyla itaat eden kitleleri peşinden sürükler.
Karizmatik liderlerin yönetimlerinde tek şahıs her şeydir, toplumun diğer bireyleri değişen derecelerde değersiz sayılır. Şef ile kitle arasındaki ilişkinin sosyal ve bireysel psikolojik mekanizması şudur: “Bir hiçtiniz, sizi ben bu hale getirdim, onun için bana biat edeceksiniz. Bu haliniz çok güzel, siz yüce bir milletsiniz” (halkı pohpohlamak lâzım), “ama bana borçlusunuz, o halde beni seveceksiniz ve bana sorgusuz sualsiz itaat edeceksiniz”. Artık bireylerde öz-saygı kalmamıştır, birbirlerine de saygı duymazlar, kurallar yoktur, şefin direktifleri vardır. Saygın olan yalnızca şeftir ve sonra da gözdeleri, avanesi, alt-şefleri vs. gelir. Tabii, bu iki ucu olan bir psikolojik ilişki ve bağdır; zalimi yaratan mazlumdur —direnmediği takdirde. Müteselsil sorumluluk sırasıyla şefte, sonra yandaşlarında ve “havarileri”nde, en sonra da halktadır.
***
Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan kendilerini kastederek “onlar o makamlara layık oldukları için gelmediler, getirildiler” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir o yandan bir yandan meydan okudular. Gelecek Partisi lideri Davutoğlu dedi ki: “Kötü bir bakan olsaydım kimin aklına gelirdi benim Başbakan olmam. Layık olmayan birine ülkeyi nasıl emanet ettin. Bir hiçtim de neden emanet ettin? Ben geldiğim hiçbir yere emeksiz gelmedim, tırnaklarımla geldim ‘Tayyip Erdoğan olmasa sen bir hiçtin, sen onun yüzünden bakan oldun’ yok canım! Biz olmasak Tayyip Erdoğan bir hiçti aynı zamanda.”
Sayın Davutoğlu Erdoğan’a verdiği cevapta “Erdoğan olmasa biz AK Partili vekiller hepimiz bir hiçiz” diyen AK Partili Bülent Turan’ın o unutulmaz sözünü de hatırlatıyor; ki en çarpıcı olan bu. Yani Davutoğlu “Sayın Erdoğan bugün senin yanında ‘sen olmasan biz bir hiçiz’ diyen isimler olabilir - ki doğrudur, bu isimler ancak seninle var olmuş olabilirler- ama ben o değilim” diyor.
DEVA Partisi lideri Babacan, Erdoğan’a “Halep oradaysa arşın burada” diyerek meydan okuyan Babacan şöyle dedi:
“Sayın Erdoğan siz de ben de o makamlara gökten inmedik. Milletin iradesi ve partinin ortak aklı bizi göreve getirdi. 13 sene layıkıyla Dışişleri ve Ekonomi bakanlıkları yaptım. Madem keramet sizde 2018’den beri kaç bakan değişti, buldunuz mu çare? Halep oradaysa arşın burada…”Merakla bekliyorum… Bakalım Davutoğlu’nun ve Babacan’nın bu sözlerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanıtı ne olacak?
***
Lider; büyük halk kitlelerini, bir ulusu, bir ideal için peşinden sürükleyecek kadar dirayet sahibi olan, halkın güvenlik duygularında sevgi ve saygılarla büyüyen, mücadelesiyle “ulusal kimliği” hak eden kişidir.
Lider; öncüdür, kurtarıcıdır, kurucudur. Yaratıcı zekâdır, idealleri vardır, heyecan yaratır, kitleyi sürükler. Lider, uzun vadeli düşünür, kendine güvenir, çevresine de güven verir, İcraatın da Ne? ve Niçin? sorularını gündemden düşürmez. Yani, her yaptığı işi, önceden sorgular. İcat eder, kendine özgü bir kişiliği vardır. İyi bir lider, kendini tanır. Bunun içinde, kendinin öğretmenidir. Sorumluluk alır. Başkalarından çalmaz. İlgi duyduğu, her şeyi de öğrenir. Başarılı olduğu en iyi icraatı ise,kendi tecrübe ve deneyimleridir. İyi bir lider, kendini tanıma yanında, çevresini ve yaşadığı dünyayı da tanıması gerekir.
Bu yüzden lider olmak kolay değildir. Liderlik herkese uygun bir görev değildir. Liderlik ruhu olan kişiler başkalarını harika işler yapmaları için motive etmelidir. Mümkün olan en iyi sonuçlara ulaşmak için ne zaman ve nasıl risk alacağını bilir. Liderlik tamamen açık bir fikre, esnekliğe ve sorumluluk duygusuna sahip olmaktır. Liderler, altlarındaki kişilerin de denklemin büyük bir parçası olduuğunu akıllarında tutmak zorundadırlar.
“Liderler güçleri nedeniyle değil, başkalarını güçlendirme yetenekleri nedeniyle mükemmelleşir.” (John C. Maxwell)
***
Makyavel’in Hükümdar (Prens) adlı eserinde belirtiği gibi, megolaman, sevimli olmaktan çok, güçlü olmak, sevilen değil, korkulan olmak ister. Bu yönü ile kendine tutkun olan hastadan ayrılırlar. Kendini büyük görme hastalığı çok yaygın değildir. Ancak adı tarihe geçmiş büyük adamların çoğu kendini büyük görme hastasıdır. İktidar aşkı da tıpkı gurur gibi, insan doğasının güçlü bir öğesidir.
Büyük İskender, hayal ettiklerini gerçekleştirebilecek yeteneklere sahipti. Ne yazık ki ruh bilimi bakımından bir megolamandı. Hayallerine ulaştıkça daha büyük hayaller kurmaya yöneldi. Bilinen fatihlerin en büyüğü olunca da Tanrı olduğuna inanmaya başladı. İster deli, ister aklı başında olsun, kendini büyük görmek, geçmişte yaşanan aşırı bir alçaltılmanın sonucudur. Monokratik/Karizmatik yönetim biçimlerinin doğal sonucu kölelik, kulluk, kapıkulluğu, gönüllü kulluk (veya gönülsüz), serflik, hakları verilmeyen gruplar, etkisiz yurttaşlar, ücret köleliği vs.’dir. Makyavel ve Montesquieu’den esinlenerek “Doğu’da bir kişi (despot), eski Yunan’da birkaç kişi(“yurttaşlar”), döneminin Prusya’sında herkes “özgürdür” diye zırvalayan Hegel’in son tahlilde vardığı noktanın Prusya kralını yüceltirken “sığındığı “grund norm”un “vahyedilmiş din” olması tesadüf değildir. Monark da, kilise de tanrının yeryüzünde “marş marş yürüyen, ilerleyen” elçileridir. Din prangasının ve “Allah’ın izniyle, devlet benim” diyen monarkların hükmünün kırılması, Aydınlanmayla, Rousseau ve Kant’ın yoklamalarıyla, Diderot ve Hume’un ateizmiyle mümkün olmaya başlamıştır. Bu düşünsel süreç Marx’ta en olgun dozuna ulaşmıştır. Tabii, bu düşünsel süreç ile yükselen devrim hareketlerini ve sınıf mücadelelerini birlikte düşünmek gerekir.
***
Narsisizm, kısaca özseverlik demektir. Her insan bir parça özsever duygular besleyebilir. İnsanların bir bölümü kendisiyle övünmek, başkaları tarafından ilgi görmek, beğenilmek arzusu güder. Ancak bu durum abartılmış bir benlik haline dönüştüğünde hastalıklı bir durum söz konusu demektir. Özsever bir kişinin hayranlık duyduğu yegâne figür kendisidir. Bu bakımdan benmerkezcidir ve onun için başkalarının hiçbir önemi, değeri yoktur. Empati duygularından yoksundur. Sanki yeryüzündeki her şey kendisi için vardır ve kendisinin hizmetinde olmalıdır. Başkaları ya da diğerleri onun için bir araçtan farksızdır. Başkalarının düşünce ve eylemleri kendi amacına uyduğu sürece zararsızdır. Aksi halde dayanılmazdır. Önlerine engel çıkarıldığı zaman da kendilerine hâkim olamaz ve hatta giderek saldırgan tutumlar sergiler. Çevresindeki insanları hafife alır, onlara tepeden bakar. Prestije, genelde güç kullanarak erişmek ister. Daima önde olmak, yönetmek ihtiyacı hisseder. Bu durum ise kendilerini çevreleyen sosyal ve doğal çevre için çoğu kez tehlikeli bir hal alır.
Bir ülke halkının başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri de narsis kişilik bozukluğu gösteren bir liderin peşinden gitmektir. Bu konuda en ünlü örnek Hitler’dir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Alman halkının ezikliğini ırkçı, şoven ve yayılmacı bir politika izleyerek manipüle etmiş ve sonunda dünya barışını tehdit eder bir boyuta ulaştırmıştır. Bu bakımdan narsis kişilik özelliği taşıyan politik liderler ülkelerinin ekonomik ve siyasal gücü ölçüsünde hem iç barış hem de dünya barışı açısından son derece sakıncalı siyasa güdebilirler. Bundan ötürü günümüzde demokrasilerin kalıcılığı ve sağlıklı bir biçimde işlemesinde liderin kişilik özellikleri de diğer pek çok etmenin yanında önemli bir rol oynar.
Tarih narsis liderlerin iflah olmaz patolojik kişilik özelliklerinden ötürü acı çekmiş, yıkımlara, savaşlara, kardeş kavgasına sürüklenmiş toplumlar ve insan gruplarının çektikleri eziyetlerin örnekleriyle doludur. Hele mantığından çok anlık içtepileriyle hareket eden kitlelerin çoğunlukta olduğu toplumlarda narsis liderlerin bir özelliği de
