https://www.hatayortakakil.com/files/uploads/user/68da6e6e5325aa33287ff385b70df5d5-b6d2d1c2d8bf1e6e80b3.jpg
Prof. Dr. Garip TURUNÇ

GURBET SANCISINI KAYBETMEYE ÇALI?IRKEN…

09-09-2022 14:13 758 kez okundu.

    Birkaç haftadır tatil için geldiğim Babaocağında Çekmece/Antakya’dayım. Gurbet sancısı, çocukluğumu yaşadğım kalabalık sokaklarında kayboluyor ; yıllardır göremediğim ailemle, akrabalarla, arkadaşlarımla ve hemşehrilerimle buluşup kucaklaşmak; yemekler, iklim, deniz, müzikler ve çocukluk anılarından mest olup memleket hasretini gideriyordum.
    Son üç yıl Koronavirüs salgını nedeniyle memlekete seyahat etmemem gerektiğinin kararını aldıysam da, kalbim hiçbir zaman bu gerçeği kabullemedi. 
    Her nekadar Mevlana, “Her gün bir yerden göçmek ne iyi/ Her gün bir yere konmak ne güzel,/ Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş!” diyorsada. 
    Bulanmadan, donmadan bir yere akarcasına başka bir yere göçmek iyi midir, hoş mudur? Sorunun yanıtını ancak göçü/gurbeti yaşayanlar verir... 
***
    Doğduğu topraklardan ayrılıp başka ülkelerde hayat kuran milyonlarca göçmenden biriyim. 56 yıldır Fransa'da yaşıyorum. Üniversite eğitimi için çıktığım yurt dışı serüveni, üniversite öğretim üyeliği, meslek, aşk, çocuklar ve bir dizi yaşadıklarımın sonunda bulunduğum noktaya getirdi: Araf’a. Ne     Türkiyeli ne Türkiyesiz bir yer orası. (Taşıdığım isim’den olsa gerek !) Garip bir şekilde beni hem mutlu ediyor ve rahatlatıyor, hem de hüzünlendiriyor. Sıcaklık mı, ışık mı, sesler mi, kültür mü, yemekleri mi, yerel içkileri - Bordeaux şarapları - mi tam olarak bilmiyorum, ama bir nedenle kendimi evimde gibi hissediyorum ve vatanımı çok özlüyorum. Çocukluğumun masumiyetine hasret kaldı hep bir yanım... Bu yüzden de hayatımın hemen bütün safhalarında yüreğimi hep ikiye bölerek yaşamak zorunda kaldım. Bir yanda yurtdışında yaşadığım dönemin, şartların dayattığı acımasız yarış, bir yanda ise üstü küllense de diplerde çocukluğumda yaşadığım ve hala ateşi bitmeyen sevgi diye bir şey... 
    Evet, ‘Hayalet ağrı sendromu’ gibidir gurbet. Kaybettiğiniz bir uzvun, hâlâ varmış gibi ağrısını çekersiniz. 
    Çünkü zihniniz, yokluğunu kabullenmeye direnir.
    Fark şudur; gurbet sancısı, sevdikleriniz varken ve yanınızdayken de sizi bırakmaz. Kaybetmiş ya da ayrılmış olmanız gerekmez. Hep bir hayalet sevgili yaşar içinizde.
    Sürüldüğünüz çöl, içinizdedir çünkü. Eksiklik, yarım kalmışlık duygunuz, dışardan tamamlanamaz bu yüzden.
***
    Gurbetlik ne uçsuz bucaksız mavi denizde olmak ne de bir çöl ortasında tek başına olmaktır. hatta hiç var olmamıştır, olmayacaktır da. Ama memlekette tanımadığınız bir yabancının özlemi, sızlar durur içinizde. Tutkuyla severken ayrılmışsınız, elinizden kaçırmışsınız sanki.
Yalancı bahar gibi, bu da yalancı kara sevda... Ne ki travması gerçek. Geride geçmeyen bir acı bırakmıştır.
    O şarkı boşuna işlemiyor yani iliklerinize:
    “Gurbet o kadar acı ki ; ne varsa içimde,
Hepsi bana yabancı, hepsi başka biçimde.
Ne bir arzum ne emelim, yaralanmış bir elim.
Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde.
Sılam gurbet oldu, gurbetim sıla.
Yine de yatışmadı içimdeki boşluk.
Bu doyumsuzluğu ben nerelerden, nasıl biriktirdim böyle, bilmiyorum.
Bilsem ne olacak, onu da bilmiyorum.
Sadece böyle yaşıyorum.”
***
    Bir garip hikâyedir Adem. Cenetten hüzne düşmüştür. O, dünya sürgünü içinde, geldiği yere dönme hasretiyle yaşar. Aslında bu Adem’in aşka ilk dokunuşudur. Gurbete ilk dokunuşu, sılaya ilk varışıdır. Anavatana dönünceye kadar da bu gurbet, bu hüzün, yatağını arayan nehirler gibi denizlere akmaya devam eder.
    Akıyoruz, hiçbir yeri doldurmadan öylece akıp gidiyoruz. Bir yolculuk içindeyiz, yoldayız, yoruluyoruz. Var oluş kaygısı kendi olma yada olmama kaygısı içinde bir şeyin peşindeyiz.
    İnsan, tek başına yola çıkar, hakikate yol alır, başlı başına bir aleme dönüşür. Işıklara, binbir renkli dünyalara tebessüm eder, yolda aydınlanır, Fransızların değimiyle “boş şişesini doldurma”ya çalışır, parıltılı dünyadan sade ve 
    Gurbetlik sevdiklerinden uzak ve yalınız kalmaktır.
    Sevdiğinizin eksikliğinden, sevginizin yetersizliğinden değildir. Ne yapsanız natamam ve yoksun hissetmeye devam edersiniz.
‘Hayalet sevgili sızısı’dır bu da. Aslında yoktur, sahici olana yönelir.
    Yol umuda atılan adımdır, ucu sonsuza açılır. Bir yol vardır uzar gider içimize. Düştüm peşine, düşüverdim dünyaya. Yürüdüm, koştum, düştüm, kalktim, tekrar düştüm, kalktım yine. Yunan mitolojisindeki kaya parçasını tepeye varmasına bir parmak kala tekrar aşağıya doğru yuvarlanan ve onu defalarca terler içinde tepeye çıkarmaya çalışan Sisypus’u yaşadım.
***
    İtiraf etmeliyim. Bir an daldım. Bir çıkamadım. Kırk kapıdan geçtim de bir kapıdan çıkamadım. Yola çıkamadım. Uzun bir süre boyunca, Anavatana dönemedim. Aylar, mevsimler, yıllar geçti üzerimden gurbet elde. Selamet kuşlarına aldırmadım. Durmamam gereken yerlerde sual edindim durdum. Yetinmek gerekti, yetinemedim. Hikâyemde saadetler olsun istedim, dağlara tırmanmak istedim, ayaklarımda yazgının güzelliği olsun istedim. Yol katetmekti, uzaklara gitmekti tek muradım. Cihanda ev edinmek için süründüm. Ölmek gerekti ulaşmak için, vusul için dağları aşmak gerekti.
    Üniversitelerde, konferanslarda, unvanlarda, bir yarış içinde yaşadım bir “Ömür dediğin” hayatı.
    Ömrüm gönlümü susatmıştı. Gönlümü bir sonsuz bahar kuşatmıştı. 
    Razılıklardan geçtim de geldim.
    Sonuçta Garip garipler gibi yaşar, ömrümüzü gurbette tamamlar, ‘asıl yurdumuz’a göç etmeyi ‘sevgiliye kavuşma’ olarak görür.
    Evet,
    Nasıl olsa gurbetteyiz. 
    Nasıl olsa döneceğiz/dönüyoruz da. 
    Nasıl olsa Anayurdumuz burada…

Neler Söylendi?