Türkiye'nin "entelektüel karşıtlığı"nın küresel liderlerinden birisi olduğu tartışma götürmez. Bunun popülist söylem düzeyinde kalmayarak siyasetin iki temel kutbu tarafından da benimsenmesi, her konuyu en basit düzeyde tartışan, sorunlarına derinlikli yaklaşımlar geliştiremeyen, sığ zeminlerde yapılan polemiklerin "analiz" statüsü kazandığı, "hamaset"in ise "söylem" haline geldiği bir toplumun şekillenmesine neden olmaktadır.
Tarihi süreç içerisinde, son yüzyıllık dönemin, (bu yüzyılın da özellikle son elli yılında), genelde Türk toplum yapısı, özelde Türk yönetim ilişkileri bakımından ortaya çıkan en bariz gerçekler, "Kamusal entelektüel (intellectuel public)"ın yaratılamadığı, onun işlevinin "köşe yazarı" tarafından görüldüğü, akademisyenin "ders kitabı" ezberlettiricisine indirgendiği, düşünce kuruluşlarının, istisnâlar dışında, "fikir" yerine "propaganda" ürettiği toplumumuzda ciddî bir "entelektüel açık"ın bulunduğu ortadadır. Bunun da sorunlarımızı değerlendirme alanında ciddî bir engel yarattığını görmek zor değildir.
***
Polonya kökenli Amerikalı siyaset bilimci Zbigniew Brzezinski “Büyük Çöküş”adlı kitabında komünist sistemin çöküş sebeplerini anlatırken, Sovyet sosyoloğu Yevgeni Afanasylev’in sözlerini aktarır, özetle:
“Sovyet toplumu ‘gönüllü’ bir izolasyonda yaşadı. Max Weber veya Durkheim’le ya da Freud, Toynbee ve Spenglerle ilgilenmedik. Bunlar sadece isimler değildir, arkalarında fikir sistemleri vardır. Bir toplum böyle fikir sistemleriyle tanışmazsa 20. yüzyılın gerisine düşer.”
Dikkat “izolasyon” yani tek fikirlilik... Sovyetler’de değişik görüşlerin ifade edilmesi, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkması, yönetimlerin denetlenmesi engellendi, sonunda çöktü. Hem de muazzam silahlarına ve çok sayıdaki “Sovyet Bilimler Akademisi” türü kurumlara rağmen.
Sovyetler tabii uç bir örnek ama çok öğretici bir tecrübe, bir ders...
***
Entelektüel kimse, hayatının her alanında, haksız ve yersiz otoritelere karşı bir direnme ahlakı koymalı; ne pahasına olursa olsun güç ve iktidar sahiplerine karşı hiç "eyvallah etmeyen" bir duruş temsil etmeli; doğrudan doğruya yönetim ve iktidar merkezlerinin etki altına girmemeli (çünkü güç ve iktidar sahiplerinin gölgesinde, hiçbir özgür ve özgün düşünce ortaya çıkma fırsatı bulmaz); "hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan" ve çekinmeden iman ettiği gibi yaşamalı; her zaman "Hakkı ve sabrı tavsiye eden" bir önder olmalı; dünyanın neresinde zulme uğrayan insan ve diğer canlılar varsa onların derdiyle hemhâl olmalı; her türlü şartlarda "Hak ve Adalet" sevdası ile bütün toplumsal dokuların aklını ve vicdanını temsil etmeli; iletişimde bulunduğu insanlara "iyiliği emretmeli ve kötülükten sakınmalıdır".
***
Maalesef başkalarını dinlemek ve anlamak gibi bir derdi bulunmayan günümüzün İslamcı entelektüleri adalet ve merhamet duygusunmden yabancılaşmış bulunmaktadırlar. Bugün gelinen noktada İslamcı entelektülerin, siyasi otoriteye sadakat bağlamında İslam’ın evrensel mesajını ‘resmileştirme’ gayreti içinde olmaları trajik bir durumdur. Zira bu aklı ve irfanı ortadan kaldırarak, insanlığın selameti için kullanılması gereken dini araçsallaştırmanın en pespaye bir durumudur.
Kayıtsız şartsız itaati ve nesneleşmeyi seçen Müslüman aklının, entelektüel bir çaba harcamadan zihninin özgürleşmesi mümkün olmadığı gibi toplumsal anlamda ülkeye bir fayda üretmesi de ne yazık ki mümkün değildir.
Eğer bir toplumda otoriter zihin yapısına karşı eleştirel bir tavır alması gereken entelektüler, popülizm ve hamaset dilini seçer hale gelmişlerse o toplumda kutuplaşma ve ötekileştirmeler kaçınılmaz hale gelecektir.
Görünen de o ki, onların şimdiki zulümler ve adaletsizlikler karşısında sessiz kalmanın ‘sükût hâli', Cemil Meriç’in deyişiyle “kurulu düzeni savunmak”, iktidarda kalma ve onu koruma zamanıdır... İktidarda kalmayı bir ‘iman mücadelesi’ olarak algıladıkları için, iktidar başkalarına bırakılmayacak kadar mukaddestir ve bu uğurda gerekirse hukuk da, özgürlükler de geçici bir süre için askıya alınabilir. Bu açıdan geldiğimiz nokta, gerçekten hüzün vericidir.
